Category "Sağlık Köşesi"

Ş25 2016

Bebeğin doğumdan sonra diğer tüm becerileri gibi dil becerileri de gelişme göstermektedir. Dil gelişimi, her çocuğa göre zaman açısından ufak farklılıklar gösterebilir. Bu bölümde, genel olarak dil gelişiminin basamakları ve zamanları tanımlanmaktadır.

Bebek 4. aya ulaştığında iki ya da daha fazla ses üreterek ‘agu’layabilir bir duruma gelmiştir. Onunla konuşulduğunda sesli yanıt verir. Hoşuna giden seslerin geldiği yöne başını çevirir. 9. aya kadar ise ağzının ön kısmını kullanarak bazı heceler çıkartabilir (baba, mama, vb) buna “babıldama” denir.

1 yaş civarında bebek artık bazı nesneleri tanımlamaya başlar. Baba, mama gibi kelimeleri gerçek anlamları ile kullanma becerisini kazanır. Çocuğun giderek kullanabildiği kelimelerin sayısı artar. Öncelikle tek kelimelerin kullanımı vardır. İki yaşa doğru kelimeleri yan yana getirip iki kelimeli cümleler oluşturmaya başlar. Kelimeleri daha net, anlaşılır söyleme çabası olur. 2 yaşta hala tek kelime kullanımı başlamamışsa gelişimsel değerlendirme için çocuk ruh sağlığı hekimine başvurulması uygun olacaktır.

3 yaş döneminde kelime sayılarında hızlı bir artış olur. Çocuğun kullandığı kelime sayısı 100-300 kelimeye ulaşabilir. ‘Çünkü’, ‘ama’ gibi bağlayıcı kelimeleri kullanarak karmaşık cümleler kurabilir. Sıklıkla “neden” sorusunu sorar. Ancak cevabı ile çok ilgili olmayabilir.

6 yaşa doğru grup halinde olan konuşmalara katılabilir, hikaye ve masal anlatabilir.  Sayı sayar. Kelime hazinesi iyice artmıştır.  Sıfatları rahat kullanmaya başlar. Cümle yapısı ve şekli erişkinle hemen hemen benzerdir. İsteklerini ayrıntıları ile anlatabilir.

Bebeklikten çocukluğa doğru gelişim süreci devam ederken konuşma alanındaki becerileri de gelişmektedir. Dil gelişiminde, çocuğun bireysel özelliklerinin yanı sıra, ilk zamanlarda anne ile daha sonra da çevresindeki diğer kişilerle kurduğu ilişki önem kazanmaktadır.  Anne ile yüz yüze teması, annenin sesi, annenin çocuğu ile konuşması, konuşurken duygularını da belli etmesi çok önemlidir. Çevrede yeterli sözel uyaranın varlığı dil gelişimi için gerekli olmaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, çocuğun uzun süre televizyon başında zaman geçirmesi, ne kadar fazla ses ve görüntü olsa da uygun olmayacaktır. Çünkü burada çocuk karşılıklı bir ilişki geliştiremeyecektir. Gereğinden fazla televizyon (tablet ya da cep telefonu) başında olması, diğer alanları olduğu gibi dil gelişimini de olumsuz etkileyecektir.

Ş25 2016

Saldırgan davranış, çocuğun bir kişiye ya da objeye karşı yaralayıcı ya da korkutucu şekilde yaptığı eylem olarak tanımlanmaktadır.

Çoğu çocukta 3 yaşından önce saldırgan davranışlar görülebilmektedir. Özellikle 2 yaşta bu davranışlar daha belirgin olabilmektedir. Bu durum çoğunlukla geçicidir.

1 yaşından önce bebeğin fiziksel gelişiminin henüz kısıtlı olması davranışlarını kısıtlamaktadır. 1 yaş civarında yürüme becerisinin kazanılması ile birlikte çocuk kendisine sınır konan alanlara girme ayrıcalığına sahip olur. Ancak bu sırada bazı engellemeler ile karşı karşıya kalır. Ebeveynlerinin istekleri ve engellemeleri, kendi isteklerinin yapılmasına izin vermediğinde bunu saldırgan davranışlar ile ortaya koyabilir. Sınırlarını, alanını genişletme çabası içindedir.

Burada anne babanın çocuklarını iyi bir şekilde gözlemesi önemlidir. Bu davranışların neler olduğunun, hangi durumlarda ortaya çıktığının, çocuğun duygusunun ne olduğunun ve nasıl yatışabildiğinin belirlenmesi gerekir. Bu soruların cevabını verebilecek düzeyde gözlemler yapıldığında çocuğu anlamak daha kolay olacaktır. Sonraki aşama, bunların çocuğa yorumlanması olmalıdır. Bu davranışı yaparken çocuğun hissettiği duygu, neden bu davranışta bulunduğu kendisine sözel olarak ifade edilebilir. Bu sayede çocuk kendi duygusunu anlama ve davranışlarını anlamlandırabilmeyi öğrenecektir. Saldırgan davranışlar ile kendisini ifade edemeyeceğini anlayacaktır. Anne ve babanın desteği ile de uygun ifade becerileri geliştirmeyi başaracaktır. Burada çocuğun davranışlarını ve duygularını anlayabilmek, destek ile uygun davranışları edinmesini sağlamak konusunda anne babaya önemli görevler düşmektedir.

Ş25 2016

Büyüme ve gelişme ile birlikte çocuğun hareketliliği artar, sorgulama ve araştırma yolu ile öğrenmeye çabalar. Her şeyi merak edebilir, kurcalayabilir, sorabilir, bazen farkında olmadan tehlikeli davranışlar yapabilir. Bu dönemlerde aşırı koruyarak ya da müdahaleler yaparak çocuğun araştırma ve öğrenme güdüsünü ketlememek gerekir. Ancak kendisine zarar verebilecek durumları anlatmak ve bunlara karşı da önlem almak önemlidir.

Anne babaların çocuğunu dinlemesi, sorularına uygun yanıtlar vermesi önerilir. Çocuğu sürekli engellemek beceriksiz hissetmesine, çekingen ve ürkek olmasına yol açabilir.

Anne babaların çocuğunu dinlemeye, anlamaya ve desteklemeye çalışması kadar sınırlar koyması da gereklidir. Çocuğun her isteğinin yapılması ve aile içi kuralların çocuğa göre ayarlanmaya çalışılması sorunlara neden olacaktır. Burada anne babaların çocuklarının sağlıklı ruhsal gelişimleri için sınırlar ve kurallar koymaları, aynılık ve tutarlılık içinde bu kuralları uygulamaları gerekmektedir. Her iki ebeveynin de aynı davranması (anne “evet” derken babanın “hayır” dememesi), benzer durumlarda tutarlı olması beklenmektedir. Kuralların ve sınırların neler olduğu, neden bazı davranışlara izin verilmediğinin çocuğa anlayabileceği şeklide açıklanması önemlidir.

2 yaş döneminde çocuklar bağımsızlıklarını kazanma çabalarına başlarlar. Bazı becerilerinin de gelişmesi ile birlikte anne babaları ile inatlaşma, “hayır” ve “ben” kelimelerinin sıkça kullanılması belirginleşir. Bu dönemde çocuk ters, pasaklı, inatçı ve öfkelidir.  Ebeveynlerin sınırlarını deneme çabası içindedir. En basit konularda bile (yemek, uyku, tuvalet ihtiyacı, vb) ebeveynle çatışabilir. Ebeveyn kurallarına uymak ya da direnmek arasında gelgitler yaşar ve bu durum öfke nöbetlerine neden olabilir. Bu dönemde ebeveynlerin aşırı tepki göstermesi, aşırı cezalar uygulaması, inadını kırmaya çalışması kadar çocuğun her istediğini yerine getirmeleri de çocuğun ruhsal gelişiminde sorunlara neden olabilecektir. Bunun yerine sakin ve tutarlı davranmak, yeni ilgi alanları bularak çocuğu başka bir etkinliğe yönlendirmek bu dönemin uygun geçirilmesine yardımcı olacaktır.

Çocukların cinsiyetleri ve cinsellikle ilgili sorular sormaları, gelişim sürecinde doğal olarak kabul edilir. Çocuğun kendi bedenini, karşı cinsin bedenini tanımasını ve cinsel rollerini benimsemesini sağlar. Çocuğun soruları yalın ve anlayabileceği şekilde cevaplanmalıdır. Sorularını “ayıp” diyerek engellemek ya da her şeyi öğrenmesi için yaş dönemine uygun olmayan ayrıntılarla, kafa karıştırıcı bilgiler vermek uygun bir yaklaşım olmayacaktır. Çocukların ebeveynler giyinirken ya da banyo yaparken eşlik etmeleri de uygun değildir. Bu dönemden geçmekte olan bir çocuk, cinselliği çocuk çizgileri ile yapılan resimlerden ve oyun materyallerinden öğrenebilir.

 

Ş25 2016

Anne baba olmak güzel olduğu kadar zor! Çünkü, ebeveynler bir bebeği büyütürken pek çok sorumlulukla karşı karşıya kalıyor. Bu sorumluluklar, cevabı zor soruları da beraberinde getiriyor. Çocuğun kreşe ne zaman başlaması gerektiği, zihinleri meşgul eden soruların arasında başı çekenlerden. Özellikle de çalışan anneler için. Onlar, daha hamileyken yavrularının kaç yaşında kreşe gitmesi gerektiğini düşünmeye başlıyor. İyi ve güvenilir bakıcı bulmanın zorluğu illa ki etkili bu duruma. Kreş de annelerin önündeki bir başka seçenek. Biz de Aile Danışmanı Uzman Psikolog Fikriye Metin’e “Kreş yaşı kaç olmalı?” diye soruyoruz.

Fikriye Metin, konuya net bir cevap getirebilmek için çocuktaki duygu evrelerini bilmek gerektiğine dikkat çekiyor ilk olarak. Bahis mevzu duygu evreleri şu şekilde: 0-2 yaş güvenli bağlanma, 2-4 yaş güvenli ayrılma, 4-6 yaş aileye aidiyet, 6-10 yaş sosyal aidiyet, 10-11 yaş soyut aidiyet. Kreş yaşına karar verebilmek için güvenli bağlanma ve güvenli ayrılma dönemlerini baz almak gerekiyor. Bu da 0-4 yaş arası demek oluyor. Metin, 2 yaşına kadar bebeklerin anneye çok bağlı olduğunu söylüyor: “Zaten, güven duygusunun tam tesisi için 2 yaşına kadar annenin çocuğuyla birlikte olması gerekir.” Ne yazık ki, günümüzde, çalışan kadın sayısının artması, bunu imkânsız hale getiriyor. Üstüne bir de doğum izninin az olması eklenince, çocukların anneyle kalma süresi iyice kısalıyor. Çalışan bir kadının çocuğu en fazla bir yaşına kadar anneyle beraber oluyor. O da, anne kurumundan ücretsiz izin alabilme imkânına sahipse tabii ki. Sonrası için pek çok kişi bakıcı ya da kreşi düşünüyor. Fikriye Metin, güvenli bağlanma ve ayrılma evreleri tamamlanana kadar kreş seçeneğinin rafa kalkması kanaatinde.

‘Güvenli bağlanma’ şeklinde adlandırılan evrede, çocuk, anne yanında olmayacaksa duygusal bağ kurabileceği bir kişinin yanında kalmalı. Bu kişi kim olabilir peki? Elbette ilk etapta, anneanne, babaanne, hala ve teyze gibi aileden birilerinin tercih edilmesi icap ediyor. Ne var ki, her çalışan annenin böyle bir lüksü yok. Pek çok insan ailesi ve yakınlarıyla aynı şehirde yaşamıyor. O halde, güvenilir bir bakıcı arayışına girmek, kreşten daha mantıklı bir yol olarak karşımıza çıkıyor.  Metin, “Çocuğunuzu bakıcıya bırakmaktan başka bir çareniz yoksa, bakıcınızı geçici çözüm olarak düşünmeyin. Çocuk, gelişimi açısından 4 yaşına kadar bir kişiyle geçirmeli günlerini. O yüzden sizi bırakıp gitmeyecek iyi bir bakıcı araştırmak kreşe göndermekten daha mantıklı bir yol.” diyor.

Niyetimiz bakıcıları kötülemek değil. Ama ne yazık ki pek çoğu, bir süre sonra sıkılıp anneleri yarı yolda bırakıyor. Bu sebeple çoğu çalışan kadın, çocuğunu en fazla 2 ya da 2,5 yaşına kadar bakıcıya emanet ediyor. 2,5 yaşından sonra kreş yolunu tutuyor. Fakat annelerin böylesi bir durumla karşı karşıya kaldıklarında biraz daha sabırlı olmasında yarar var. Metin, mezkur yaşların kreşe gitmek için erken olduğuna dikkat çekiyor. “Niye?” diyenlere, cevabı şu şekilde: “Erken çocukluk döneminde çocuğun annesinden uzun süre ayrı kalması onun duygusal gelişimini olumsuz etkiler, ruhunu zedeler. Sonucunda kalıcı hasarlar ortaya çıkabilir.”

Çocuk, aşamalı olarak kreşe yollamanlı

Mevzu bahis tüm aytıntılar şu sonucu ortaya koyuyor: 4 yaşına kadar çocuk kendini annesiyle bir bütün olarak hissediyor. 0-2 yaş aralığında el bir bağlanma yaşamışsa 4 yaşından itibaren yavaş yavaş güvenli bir şekilde kreşe başlanabiliyor. Eğer anne çalışıyorsa, miniğe bakan kişi çocuğun pedagojik evreleri için kilit isim oluyor. O yüzden, çocukları dört yaşına kadar bakıcıda tutmak gerekiyor. Kreşe ise bu aşamadan sonra vermek lazım. 4 yaşında olsa bile çocuğu sabahtan akşama kadar kreşe bırakmak da doğru değil. Zira güvensizliğe sebebiyet verebiliyor. Çözüm ise aşamalı olarak çocuğu kreşe yollamak; üç gün ya da yarım gün şeklinde… Ama annenin 4 yaşını bekleme gibi bir lüksü yoksa ya da kreşe göndermeyi tercih ediyorsa çocuğun ruhunu sarsmayacak bir yol izlemeyi ihmal etmemeli.

Bazı çocuklar kreşe gitmeyi sevebiliyor; böyle çocukların anneleri şanslı. Fakat tam tersi durum da söz konusu. Genelde çocuk kreşe bırakıldığında kalabalıkta yalnız kaldığını düşünüyor; ağlıyor, anneyi bırakmak istemiyor. İşte böylesi durumlarda çocuğu zorlamamak gerekiyor. Ya da annenin, kreşe alışana kadar çocuğunun yanında kalması icap ediyor. Aksi takdirde, eğer anne çocuğunu ağladığı halde bırakıyorsa, minik terk edilmişlik duygusu yaşıyor. Bu terk edilmişlik duygusu aileye olan bağı  ve inancı zedeliyor. Sonrasında çocuk duyarsızlaşabiliyor. 4 yaşından önce kreşe gönderilecek çocuklar için annelerin hassasiyet göstermesi gereken diğer bir nokta da, öğretmen tercihi. Metin, “Çocuk, anne şefkatiyle yaklaşacak bir öğretmenin ellerine emanet edilmeli.” diyor.

Günümüzde çalışmayan anneler de çocuklarını erken yaşta kreşe yollayabiliyor. Metin, “Anneyle mutfakta geçirilen zamanın, çocuğa olan faydası kreşte kazanılamaz.” uyarısında bulunuyor. Çalışmayan annelere, kreş yerine çocuklarıyla park ve bahçelerde vakit geçirmeyi  öneriyor.

Kreş yaşını psikolojik faktörler kadar fizyolojik gelişim de belirliyor. Bir çocuğun fizyolojik gelişimi, sosyal bir ortamda uzun süreli yaşayıp yaşayamayacağını gösteren etkenlerden. Bunlardan en önemlisi tuvalet eğitiminin tamamlanıp tamamlanmadığı. Ebeveynler, çocuklarını bezden kurtulmadan kreşe yazdırmamalı. Öbür türlü çocuk, arkadaşları içinde kendini kötü hissedebiliyor.

Sözün kısası, anne çalışsın çalışmasın 4 yaş çocukların kreşe gitmesi için en uygun zaman dilimi.  Çocuk bu süreye kadar anne ile sarmaş dolaş olmalı. Çalışan anneler de çocuklarını kreşe göndermek için bu süreyi beklemeli. İmkân yoksa da kreşe göndermek için en erken 3-3,5 yaşlarını tercih etmeli.

Kreş tercihinde dikkat edilmesi gerekenler

Kreş seçerken ilk olarak, öğretmenlerin çocuğun ruh dünyasına hitap edip etmediklerine dikkat etmek gerekiyor. Fiziki şartlar ondan sonra geliyor. Kreş ya eve ya da işyerine yakın olmalı. Kreşin ruhsatı olup olmadığına bakılmalı. Çocuk en fazla 8 kişilik bir sınıfta olmalı. Kreşte personel değişiminin çok olmaması lazım. Eğer personel değişimi çoksa o kreşte yolunda gitmeyen bir şeyler var demektir. Temizliğin nasıl olduğu, banyo ve tuvaletlerin çocuklara göre ayarlanıp ayarlanmadığına muhakkak bakılmalı. Mutfak malzemelerinin nereden kullanıldığı, çocukların sağlığına uygun olup olmadığına dikkat edilmeli. Sonra çocukların ruhunu özgür bırakıp eğlenebileceği bahçe muhakkak kreşte olmalı. Ebeveynler, okulu istediği zaman gelip çocukların eğitim saatleri sırasında gezebilme ihtimallerini de kreş seçerken göz önünde bulundurmalı.  (alıntıdır)

Ş25 2016

Çocuklar duygularını yetişkinler gibi anlamlandıramadıkları gibi duyguları hakkında da yetişkinler gibi konuşamazlar. Oyun, çocuğun duygularını, meraklarını ve ihtiyaçlarını ifade edebileceği bir alan sağlar. Gündelik yaşamda çocuk yetişkinlerce kontrol edilen bir dünyaya uyum sağlamak durumundadır. Oyun aynı zamanda çocuğa bu yetişkin dünyasından uzakta, kurallarını kendi koyabildiği ve böylece yaşamı üzerinde bir kontrol duygusu hissedebildiği bir yer açar.

Serbest ve yapılandırılmış olarak iki farklı oyun türünden söz etmek mümkündür. Adlarından da anlaşılabileceği gibi ilki belli bir beklenti ve kuralın önceden belirlenmediği çocuğun kendi istekleri doğrultusunda oluşur, diğeri ise belli kurallar çerçevesinde oynanır. Her birinin çocuğun gelişiminde farklı katkıları vardır.

Çocuğun gelişimini etkileyen etmenler üzerine yapılan araştırmalarda, özellikle serbest oyunun sadece insanlarda değil, hayvan yavrularında da sosyal adaptasyon, stresle baş etme ve problem çözme gibi bilişsel becerilerin oluşması için çok önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Serbest oyunun, önceden belirlenmiş kuralları olmadığı için diğer oyun türüne göre daha yaratıcı süreçler içerdiğini ifade edilmektedir. Oyunun gelecekte beklenmeyen durumlar karşısında veya yeni ortamlar için gerekli olan esneklik ve yaratıcılık becerisini desteklediğini düşünülmektedir. Oyun çocukların öğrenmesinin bir yoludur ve oyunun yokluğunda çocuklar öğrenme deneyimlerinden de mahrum kalmış olur.

Çocuğun gelişim süreci çocuğun oyunlarına da yansır. İki yaşa kadar olan dönemde, çocuğun oyunları kendi bedeni, daha sonra da başka nesne ve kişileri kullanmaya içerir. Ellerini yüzüne yaklaştırıp, uzaklaştırması, bacaklarını hareket ettirip beşiği sallanması aslında bebek için bir tür oyundur. Daha sonra çıngırağını eliyle sallaması, eline aldığı topu ağzına götürmesi, döndürmesi, atması,”cee-e” oyunu oynaması hepsi bu döneme ait oyunlardır. Bebek hem eğlenir, hem de kendisinin gelişimine katkıda bulunacak birçok bilişsel, ruhsal ve zihinsel beceriyi geliştirir.

İki yaşla birlikte çocuk sadece gördükleri üzerinden değil hayal ettiği ve tasarımladığı şeyler üzerine oyunlar geliştirir. Böylece, çocuk çevredeki nesneleri hayal ettiği gibi kullandığı, gerçekte olmayan kişi veya nesnelerin oyunda var olduğunu hayal ettiği “sembolik oyun” veya “-mış gibi” oyunlar kurgular ve oynar. Bu dönemde, çocuk örneğin at gibi kullanabileceği araçlar geliştirir ve bu temsili sistemi kullanarak oyunlar oynar. Yaklaşık olarak 6 yaşına geldiğinde ise kuralları anlayabileceği ve uyabileceği bilişsel olgunluğa eriştiğinden kutu oyunları, spor gibi kurallı grup aktivitelerine, yapılandırılmış, kurallı oyunlara eğildiği sıklıkla görülür. Yapılandırılmış oyunlar önceden belirlenmiş ve takip edilmesi gereken kuralları içerdiği için sıra bekleme, yenme-yenilme, başarısızlık toleransını geliştirme, içinde bulunduğu gruba uyum sağlama ya da liderlik yapma gibi birçok sosyal beceriyi geliştirmede önemli bir katkısı vardır.

Çocuk gelişimi gibi, oyun gelişiminin de evrensel özelliğinin yanı sıra kültürün de oyun ve oyuncak tercihinde etkili olduğu bir gerçektir. Şüphesiz cinsiyet de oyunun temelleri ve çocukların oyun içinde aldıkları roller bakımından farklılık gösterir. Örneğin, erkekler hareket imkanı olan, rekabete dayalı oyunları tercih ederken, kızlar ağırlıklı olarak yumuşak, söze dayalı, aile ilişkilerine dayalı oyunları tercih etmektedirler.

Oyunlar sırasında önemli olan pahalı oyuncaklara sahip olmak değildir. Çocuğun güvenle ve çok amaçlı kullanabileceği su, kil, kum gibi doğal malzemelerin yanı sıra tahta bloklar, lego, kullanılmış giysi ve eşyalar gibi hayal gücünü kullanabileceği oyuncaklar öncelikli seçilmelidir. Bazen çocuğa silah, kılıç gibi malzemeler sağlamak anne-baba için kaygı uyandırıcı olabilir. Oysa çocuk, bu objelerle oynamak istedikten sonra bir tahta parçasını bile kılıç olarak hayal edip kullanabilir. Dolayısıyla yetişkinlerin kaygıları nedeniyle çocuğun oyuncak seçimine kısıtlamalar getirmesi çoğu zaman etkili olmamaktadır. Oyun, aynı zamanda agresyonun güvenli bir biçimde ifade edilmesine de hizmet eder. Örneğin, çocuk parmağını silah olarak hayal edip ateş edebilir, kâğıtları yırtabilir veya boksör olduğunu hayal edebilir. Oyun içinde çocuk kendine, çevreye veya oyuncaklara zarar vermediği sürece her şey serbest bırakılmalıdır.

Çocuğun yaşamının büyük bir kısmı oyunla geçtiği için, onunla iletişim kurmanın en iyi yolu oynamaktır. Bu yüzden çocuğuyla ilişkisinin sağlıklı ve olumlu gelişmesini isteyen bir anne-babanın ilk önce çocuğuyla oyun oynayabilmesi gerekir. Ancak, yapılan araştırmalar, ailelerin akademik beklentilerdeki artış ve kendilerinin de oyundan uzaklaşmaları nedeniyle çocuklarının serbest oyuna ayırdıkları zamanı kısıtladıkları yapılandırılmış aktiviteleri tercih ettikleri görülmektedir. Birçoğu okul sonrası serbest zamanı ev dışındaki müzik, spor gibi kendileri dışındaki kişilerle yapacakları aktivitelerle doldurma eğilimindedirler. Oyun oynamaya başlamak içinse hiçbir zaman geç değildir, çünkü oyun, çocukların olduğu kadar yetişkinler için de kendi çocukluklarına dönmeyi ve yetişkinlikte belki kabul görmeyecek şeyleri yapabilme serbestliğini verir.

Çocukla oynanan serbest oyununda yetişkinlerin uyması gereken bir takım kuralla vardır. Serbest oyunda oyunu çocuk seçer. Örneğin doktor, prenses olmak ya da özellikle erkek çocuklarının oynadığı güreş gibi… Oyunun en önemli amacı çocuğun iç dünyasını açabileceği, duygu ve ihtiyaçlarını ifade edebileceği bir alan yaratmaktır. Bu nedenle oyun oynarken anne-baba çocuğu yönlendiren değil ona eşlik eden bir konumda durmalıdır. Böylece çocuk ihtiyaç ve problemlerini ifade etmesine yönelik oyuncaklar seçer ve yaşadığı olayları yeniden yaratarak bu tecrübelerini değiştirme fırsatını bulur.

Oyunda rolleri çocuk paylaştırır. Çocuk bazen rol verebileceği gibi bazen de tek başına oyunu sürdürmeyi seçebilir. Bu durumda ebeveyn yalnızca tanımlama ve duygu adlandırma düzeyinde çocuğa eşlik eder. Eğer çocuk bir rol verirse de yine çocuğu takip etmek adına ebeveynin ne diyeceğini ne yapacağını da çocuk belirlemelidir. Bu bağlamda ebeveyn oyundan kısaca çıkarak, ses tonunu da değiştirerek ‘ne desin’ ‘şimdi napsın’ gibi fikir almalı ve çocuğun istediği doğrultuda bu rolü oynamalıdır.

Yetişkin ise öğretme kaygısı gütmeden çocuğun seçtiği role girmesi önemlidir. Ebeveyn ses tonu ve mimiklerle o rolü oynayabilmesi, yani –mış gibi yapabilmesi çocuk için önemlidir. Bazen anne-baba olarak çocuğun verdiği rolü oynamakla ilgili tereddüt yaşanır. Bu rolü oynayarak anne-baba olarak otoritesinin sarsılmasından veya verilen rolü yeterince iyi oynayamamaktan endişelenir. Örneğin oyun içinde çocuk ebeveyne ‘sen bebek ol ben de anne’ diyebilir. Bu noktada ebeveynin performans kaygısını ve kendi meselelerini (otoriter imajı korumak gibi) bir kenara bırakıp çocuğa eşlik edebilmesi önemlidir. Böylece ebeveyn çocuğun iç dünyasındaki bir nesne görevini görerek onun kendi dinamikleri üzerinde çalışabilmesine yardımcı olur.

Birçok anne-baba çocuklarıyla oyun oynarken hem onlarla güzel vakit geçirmek hem de onlara bir şeyler öğretmek amacı güder. Özellikle çocuklarıyla paylaşacak vakti kısıtlı olanlar, gün içinde onlara vermek isteyip de veremediğini “her şeyi” birlikte oynadığı oyuna sığdırmaya çalışır. Örneğin, lego yapmak isteyen oğluna “uçak öyle değil böyle yapılır” ya da evcilik oynamak isteyen kızına “dikkat et, yemeği dökme” gibi müdahaleler yapar.

Bazen farkında olmadan bu müdahaleler öyle çok olmaya başlar ki, hem çocuğun yaratıcılığını ve girişimciliğini engellemeye hem de ebeveynin onunla olan ilişkisini germeye başlayabilir. Çocuk ebeveyni daha çok öğretici konumda görebilir. Bu da çocuğun ya onunla güç mücadelesine girmesine ya da tamamen pasif bir konuma geçerek boyun eğmesine yol açabilir. Her iki durum da çok sağlıklı değildir. Bu nedenle öğretmeden çocuğun yönlendirmesine izin vermek gerekir.

Anne-baba olarak oyun esnasında ortaya çıkan duyguları kabul edebilmesi çocuğun kendi duygularını kabul edebilmesinin ilk adımıdır. Kuşkusuz anne-baba için en zor olanı agresif oyunu tolere edebilmektir. Örneğin çocuk zevkle bir hacıyatmazı yumrukladığında, kağıtları yırttığında veya eline silah alıp ateş eder gibi yaptığında pek çok kişi kaygılanır. Oyun içinde çocuk kendine, anne-babasına veya oyuncaklara zarar vermediği sürece her şey serbesttir. Oyun sırasında çocuğa olumlu geribildirimde bulunmak önemlidir. Ancak yaptığı ve ortaya çıkardığı üründen çok onu yaparkenki süreçte gösterdiği gayrete vurgu yapmak çocuğun ödülünü kendi içinde oluşturmasına yardımcı olur.

Çocuğun seçtiği oyunlar onun iç dünyasının bir temsilidir. Birlikte oynarken bazı oyunların dolayısıyla temaların tekrar ettiği görülür. Bunların farkında olmaya ve onun hayatında hangi ihtiyacı veya fanteziyi temsil ettiğini anlamaya çalışmak, çocuğu anlamak adına önemli anahtarlardır. Örneğin, silahlarla oynamak güç sahibi olmaya ilişkin arzusunu temsil ediyor olabilir. Yaptığı resimler veya hamur üzerine konuşmak anne-babayla olan paylaşımını arttıracaktır. Oyun oynayabilen anne-baba ve çocukların birbirleriyle ilişkilerinin daha sıcak, çatışmaları çözebilme becerilerinin yüksek, paylaşımlarını da sağlıklı olduğu görülmektedir.

Dolayısıyla oyun günlük yaşantının bir prototipi gibidir. Çocuğun büyümesiyle kendisinden uzaklaştığı, bireyselleştiğini hisseden anne-baba için vaz geçilmez bir hayata hazırlanma deneyimi olarak yaşanabilir. Oyun içinde anne-babası eşliğinde deneyimledikleri onun gelecekte ihtiyacı olan becerileri geliştirmesine yardımcı olur. Anne-babası çocuğuna eşlik edebildikçe, kendi başına kaldığı zamanlarda kendisi için bu değerli anlardaki deneyimleri içselleştirerek karşılaştığı durumlarla baş edebilecektir.

Şebnem Orhan
Uzman Klinik Psikolog

Ş25 2016

Amerika’lı bilim insanı Prof. Dr. James Delisle, üstün yetenekli çocukların ders niteliğinde ne yapmaları gerektiği  söylendiğinde rahatsız olduklarını, fakat ne kadar zeki ve üstün zekalı olurlarsa olsunlar onların hala çocuk olduklarını belirterek, “Bu çocukların anne babaları tarafından belirlenecek sınırlara ihtiyaçları var. Onlara kırılgan porselen bebek gibi davranmayın” dedi.

Özel bir okulun, ebeveynleri bilgilendirmek için Çırağan Sarayı’nda düzenlediği toplantıya katılan, çocuklar konusunda 250’den fazla makale ve 15 kitaba sahip Prof. Dr. Delisle, “Üstün yetenekli çocukları anlamak”, “Çocuğun karakter oluşumunda yapıcı rol oynamak”, “Çocukların hedef ve hayallerinin gerçekleşmesinde yardımcı olmak” gibi konularda bilimsel tespitlerini açıkladı.

Delisle, üstün zekalı çocukların tanımının, bazı ülkelerde yüksek akademik başarı demek olurken, kendisinin de dahil olduğu diğer tarafta da daha çok içten gelen, kişinin daha algılayıcı ve hassas olmasını sağlayan bir özellik olarak anlattı.

Ailelerin çocuklarının üstün yetenekli olup olmadıklarını ilk olarak kendilerinin fark edebileceklerini ifade eden Delisle, “Eğer ilk çocuğunuz iki veya üç yaşında okumaya başladıysa bunun normal olduğunu düşünebilirsiniz. İkinci çocuğunuz olduğunda ve aynı şey bu çocuğunuz için geçerli olmadığında bu durumun farklı olduğunu anlayabilirsiniz” diye konuştu.

 

OKULLARDA DAHA ÇOK ORTALAMA ÇOCUKLARLA İLGİLENİLİYOR

 

Prof. Dr. James Delisle, çocukların farklılıklarını ebeveynlerin değil kendilerinin anne babalarına gösterdiklerini belirterek, onların bu yönlerini ortaya çıkarmakta iyi bir eğitimin çok önemli olduğuna dikkat çekti.

Üstün yetenekli çocuklara yönelik özel okullarda birçok ülkede sıkıntı olduğunu kaydeden Delisle, daha çok ortalama olan çocuklarla ilgilenildiğini daha sonra engelli ya da üstün yetenekli çocuklara alaka gösterildiğini dile getirdi.

Delisle, bazı ülkelerde üstün yetenekli çocuklarla hiç ilgilenilmediğine, onlar her halükarda başarılı olurmuş gibi bir düşünceye sahip olunduğuna dikkati çekerek, bunun çok iyi futbol oynayan birisine “sen zaten iyi bir futbolcusun, antrenöre ihtiyacın yok” demek gibi olduğunu ifade etti.

Ni13 2015

Süt

Süt ve grubu olarak genel bir isim adında toplansa da, sütün diğer süt ürünlerinden -çocuğunuzun boyunun uzamasında ayrı bir önemi var. Gün boyunca 2 su bardağı süt içilmesi boy uzamasını desteklemesinin yanı sıra çocuğunuzun kemik yapısının da güçlenmesini sağlar. Sütün boy uzamasını daha fazla desteklemesi için gece yatmadan içilmesi gerekmektedir. Çünkü bu saatte içilen süt büyüme hormonunun salgılanmasını sağlayacaktır.

Süt ürünleri

İçerisinde kalsiyum bulunan bu grupta yoğurt, ayran ve peynir yer alır. Özellikle yoğurt, çocuğunuz sebze yemeği tüketirken tabağında mutlaka bulunmalıdır. Peynir tüketmeyen çocuklarda peynir tüketimini sağlamak için peynirli börek veya poğaça hazırlayabilirsiniz.

Brokoli

Bağışıklık sisteminin güçlenmesinde ve vücudun korunmasında başrol oynayan brokoli, çocuğunuzun boyunun uzamasını sağlayan önemli bir sebzedir. Çocuklar tarafından çok sevilmese de belirli sıklıklarla tüketilmesi önerilir. Yapılan bilimsel çalışmalar, sevilmeyen besinlerin belirli bir düzenle yenmesinin zaman içerisinde alışkanlığı yol açtığını göstermektedir.

Kuru meyveler

Kuru meyveler iyi bir kalsiyum kaynağıdır. Bu sebeple boy uzamasını sağlar.
Ara öğün olarak veya süt ile birlikte tatlı ihtiyacını gidermek için çocuğa yedirilebilir.
Kuru meyvelerin tüketim miktarı önemlidir. Çünkü fazla tüketilirse, kilo sorununa neden olabilirler.
Gün içerisinde 4-5 kuru kayısı, 2 kuru incir, 1 avuç siyah kuru üzüm seçeneklerinden birinin
tercih edilmesi yeterli olacaktır.

Susam
En yüksek kalsiyum içeren besin olması nedeni ile çocukların beslenmesinde önemli olan susam, yağ içeriğinin yüksek olmasından dolayı tehlike arz etmektedir. Çocuklara bazı günler ekmek yerine simit verilebilir.

Soya fasulyesi
Soya fasulyesi kalsiyum içeriği zengin olan besinlerdendir. Genellikle ülkemizde salata olarak yenir. Çocukların boyunun uzamasına katkısı olacak bu besinin ihmal edilmemesi gereklidir.

Ey14 2014

Çocukluktaki İhmal Böbrekleri Vuruyor

Özellikle çocukluk döneminde gerekli tedavisi yapılmayan veya farkına varılmayan idrar yolu enfeksiyonlarının, ileri yaşlarda böbrek yetmezliğine neden olabildiği bildirildi.
Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Osman Dönmez, yaptığı açıklamada, kanı temizleyen, vücuttaki sıvı dengesini sağlayan ve kan basıncını kontrol eden böbreklerin vücudun en önemli organlarından biri olduğunu söyledi.
Böbrek yetmezliğinin günümüzün önemli hastalıklarından biri olduğunu, Türkiye’de binlerce kişinin bu nedenle hayatlarını diyalize bağlı geçirdiğini veya böbrek nakli beklediğini dile getiren Dönmez, böbrek yetmezliğinin nedenleri arasında özellikle çocuklarda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının birinci sırada yer aldığını vurguladı.
Dönmez, idrar yolu enfeksiyonlarının gerekli tedavisinin yapılmaması veya gözden kaçmasının ileri yaşlarda çocuklarda böbrek yetmezliğine neden olabildiğini ifade ederek, şunları söyledi: “Ülkemizde böbrek yetmezliğiyle hastanelere başvuran çocukların yarısının şikayetinin temelinde idrar yolları enfeksiyonları yatıyor. Gelişmiş ülkelerde böyle bir durum yok. Bizde halen yüzde 30-50’ler gibi yüksek oranlarda görülüyor. Hangi sebepten olursa olsun, böbrek yetmezliği geliştikten sonra çocukların yaşamlarına artık diyalizle ya da nakille devam etmeleri gerekiyor. Diyalizle hayatlarına devam eden hastalarda da birçok sağlık problemi ortaya çıkabiliyor. Büyüme, gelişme gerilikleri görülüyor. Okullarına devam edemiyorlar. Psikolojik sorunlar gelişebiliyor. Bu problemleri çözebilmek, en aza indirebilmek, daha iyi bir yaşam kalitesi sunabilmek için böbrek nakli gerekiyor. Çocuklarda böbrek yetmezliğinin sıklığı, ülkemizde giderek artan oranlarda görülüyor. Şu anda böbrek bekleyen yaklaşık bin civarında çocuk var. 40-50 bin civarında nakil bekleyen diyaliz hastası mevcut.”
Prof. Dr. Dönmez, idrar yolu enfeksiyonlarının özellikle küçük çocuklarda ve bebeklerde çok sık görüldüğüne işaret ederek, “Basit bir rahatsızlık gibi görülen bu durum, uygun tedavi yapılmazsa istenmeyen durumlara neden olabilir. Çocuğun yaşı küçüldükçe, bu enfeksiyonların böbrekte zedelenme, zarar bırakma riski daha fazla oluyor. Bu nedenle ailelerin çok dikkatli olması gerekiyor” diye konuştu.
Araştırmalar bugünün her dört çocuğundan ikisinin orta yaşlara gelince kalp-damar hastalığına yakalanacağını ve bu iki çocuktan birinin de kalp krizi geçireceğini gösteriyor. Kalp ve damar hastalıklarının yaşam süresi ve kalitesini azalttığını biliyorsunuz. Bu sorundan daha az etkilenmenin en kolay yolu, koruyucu tedbirlerin mümkünse çocukluk döneminde başlatılmasıdır.
Araştırmalar bugünün her dört çocuğundan ikisinin orta yaşlara gelince kalp-damar hastalığına yakalanacağını ve bu iki çocuktan birinin de kalp krizi geçireceğini gösteriyor. Risk faktörleri erken yaşlarda denetim altına alınabilir, önlemler çocukluktan başlatılırsa kalp-damar hastalıklarına karşı daha etkili bir zafer kazanılabilir.
Çocuklar ve gençler arasında kolesterol yüksekliği sorunu sandığınızdan daha yüksektir. Sadece kolesterol sorunu için değil, koroner kalp hastalığı ile ilişkili diğer riskler için de bu durum aynıdır. Hipertansiyon, çocuk ve gençlerde beklenenden daha sıktır. Ayrıca, kilo fazlalığı ve obezite sorunu da çocuklar arasında hızla yayılmaktadır. Fast food’un yaygınlaşması, bilgisayarlar ve televizyon karşısında geçirilen saatlerin artması, park ve bahçelerin iyice küçülmesi ve oyun alanlarının neredeyse kaybolması, hareketsiz, aktiviteden uzak yeni bir nesil oluşturdu. Ağır öğrenim koşulları, ard arda gelen sınavlar, sürekli değişen öğrenim sistemi ve bu öğrenim sisteminin dayattığı yarışa dayalı öğrenim tarzı çocuklar ve gençler arasında stresin yayılmasına yol açıyor. Hareketsiz ve fazla kilolu-obez çocuklar neredeyse 10-15 yaşına ulaşmadan 50 yıl sonra yakalanabilecekleri erişkin tipi şeker hastalığı gibi yaşlılık hastalıkları ile boğuşmaya başlıyor. Kısacası çocuklarımız erkenden yaşlanıyor!
Düzenli egzersizin önemi
Çocukların ve gençlerin geleceğin kalp damar hastası olmasını engellemenin etkili bir yolu da onlara düzenli egzersiz alışkanlığını kazandırmanızdır. Aktif bir yaşam ve düzenli bedensel faaliyet, kalp-damar hastalıklarının görülme sıklığını düşürmektedir. Çocukluk çağından itibaren sürekli egzersiz alışkanlığı olan çocuklarda yüksek tansiyonun, şeker hastalığının ve kilo fazlalığı sorununun oldukça azaldığı bilinmektedir. Çocukların egzersiz alışkanlığı kazanmalarında en önemli etkenin anne ve babanın egzersiz yapıp yapmaması olduğunu unutmayın. Egzersiz alışkanlığınızla da onlara iyi örnekler olmaya çalışın.
Kalp hastalıkları önlenebilir
Kolesterol yüksekliği, hipertansiyon, şeker hastalığı, kilo fazlalığı, hareketsizlik ve stresin yoğun olduğu ve uzun sürdüğü bir yaşamın beklenen sonucu, erken yaşlarda ortaya çıkan koroner kalp hastalığıdır. Çocuklarımızı geleceğin sağlıklı ve formda gençleri olarak düşünüyorsak, onları bu tehlikeli ve yaygın sağlık sorununa karşı eğitmek ve bilgilendirmek zorundayız. Çocuklara kolesterolün ne olduğunu ve ondan nasıl bir beslenme planı ile korunabilecekleri, ilköğretim sıralarında anlatılmaya başlanılmalıdır. Yüksek kolesterol düzeyinin aile geçmişi ile, yani genetik mirası ile bir ilişkisi olduğu doğrudur. Ama çoğu ailede yüksek kolesterol seviyelerinin nedeni, genetik geçmiş değil, aile içindeki yanlış beslenme alışkanlıklarının çocuklar tarafından da sürdürülmesidir.
Prof.Dr. Osman Müftüoğlu

Ey14 2014

Kabızlıkta Beslenme Önerileri

Kabızlık için en iyi tedavi, kabızlığın ilaç olmadan önlenmesidir. Kabız olan çocuklarda en sık görülen problem tuvalete gitmenin ertelenmesidir. Bu durumun önüne geçildiğinde , düzenli dışkılama alışkanlığı kazandırıldığında çocuklarımızın kabız olması azalacaktır.

Kabızlığın düzeltilmesinde beslenmeye tam buğday , meyve ve sebze gibi daha fazla lifli gıdanın eklenmesi önemlidir. Dışkı yumuşatıcı ilaçlarda sert , taşlaşmış kakaların atılmasında yardımcı olacaktır. Ancak dışkı yumuşatıcı ilaç kullanımı için doktorunuza başvurmanız gereklidir.

Çocuklarımızın kabız olduğunda beslenme önerileri :
Başta su olmak üzere bol sıvı gıda
Meyve , sebze , tahılldan zengin gıdalar
Brokoli , lahana , mısır, bezelye ,patlıcan , karnıbahar
Kurutulmuş meyveler ( kuru kayısı , kuru erik , kuru üzüm)
Taze mevveler ( elma , erik , kayısı , karpuz , kiraz)

Bu beslenme önerileri yanında çocuklarımızın düzenli olarak yürüyüş , bisiklete binme , koşu gibi fiziksel aktivite yapmaları da kabızlık sorunlarının azalmasına yardımcı olacaktır.

Ey14 2014

AŞIRI KAYGILI  EBEVEYNLER ÇOCUĞUN SAĞLIKLI GELİŞİMİNİ ENGELLİYOR

Çoğu kadının yaşadığı, özellikle hamilelik döneminde başlayan ve doğum sonrasında devam eden, çocuğa karşı sergilenen “aşırı kaygılı ruh hali” çeşitli şekillerde kendini gösteriyor. Bu durum genellikle annenin hormonal değişikliklerinin bir sonucu olarak düşünülüp kabulleniliyor. Oysa bu düşünce hem anne hem de çocuk sağlığı açısından önemli sakıncalar doğurarak uzun vadede hayatları kabusa çevirebiliyor.

“Kaygı” Kendini Nasıl Gösteriyor? Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, anne adayının içgüdüsel olarak çocukla daha fazla ilgilenme ve daha çok koruma eğiliminde olduğunu belirtiyor. Knudsen, ilk doğan çocuk, tek çocuk, tek erkek veya kız çocuk ya da geç kavuşulan çocukların genellikle abartılmış bir ilginin ve kaygının odak noktasında olduklarını ifade ediyor. “Bu tür çocukların üzerlerine titrenir. Ağlamasın, üşümesin, yorulmasın, hasta olmasın, incinmesin, mikrop kapmasın diye aile üyeleri ellerinden gelen tüm gayreti gösterir. Ebeveynler, çocuklarının sokakta koşmasına, başka çocuklarla oynamalarına izin vermezler. Çocuğun sağlığı konusunda sürekli evhamlı davranırlar, çocuklarına zarar geleceğini düşündükleri her türlü durumda gözlerinden sakınırlar.” Aşırı kaygı durumu daha çok annede görülse de baba adayı aşırı koruyucu tavırlar sergileyebilir. Aşırı koruyucu ve abartılı sevgisi olan anne babalar çocuklarına derin duygusal bağ ile bağlıdırlar. Anne babalar çocukları için sebepsiz yere aşıri endişe duyarlar. Bu kaygı da onları çocuklarını aşırı korumaya yönelndirir. Aşırı Kaygı Anne Baba İlişkisini de Etkiliyor Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, annenin içinde bulunduğu duygusal ruh hali ile bazen babayı sorumsuzlukla suçlayabileceğini belirtiyor. “Özellikle evlilik yaşamında eşinden destek göremeyen anne, kendi yalnızlığıyla bu durumun üstesinden gelmeye çalıştıkça kendini daha çok baskı altında hissedecektir. Baba adaylarının eşlerine destek olmaları çocuklarının bakımında yardımcı olmasıyla anne adayları kendini daha rahat ve güvende hissedecektir. Ana babanın aşırı korumacılığı çocuğun okul başarısını ve okula uyumunu etkiler. Büyümesine izin verilmeyen bu aşırı koruyucu ortamda çocuğun toplumsal gelişimi de engellenmiş olur. Bu da onun arkadaş ilişkilerini olumsuz etkileyebilir ve arkadaşları tarafından dışlanmasına neden olabilir.”

Psikolog Ayşe Yanık Knudsen

Değişim Psikolojik Danışmanlık